Nihayet beklenen oldu ve İstanbul’a yerleşme işlerim tamamlandı. Henüz evde milyonlarca eksik ve yapılması gereken yerleştirme işleri olmasına rağmen bir şekilde içinde yaşıyorum. Ama yerleşsem ne olacak ki? Bu evde kalacağımız kesinleşmedi. İkametimizi değiştirmemiz soz konusu, belirsiz bir tarihte üstelik. Gerçi benim kafama göre minimum haziran 2010’a kadar bu evde görünüyoruz. (İlk kez 2010 yazdım, ikinin ardından iki sıfır atma geleneğinin sona erdiği sene olur kendisi. Bu yüzden herkes birazcık zorlanacak 2010 yazarken ama yılların geçip gitmesine keşke yanlızca sayıları yazdığımız kadar zorlansak.) Ama 6 ay bile benim için kısa bir süre, “yerleşmesem de olur” süresi hatta. Herneyse gelelim iş-güç mevzuuna. Çalışma koşullarım malesef çok kötü diye başlamak yetmeyecektir anlatmaya. Bu satırları bir kalem yardımı ile kağıda yazıyorum. Neden? Henüz okulda bana bir bilgisayar vermediler de ondan. Gerçi daha 2. günüm ama.. Diğer insanlara verdiklerini gördükten sonra onların vereceği bilgisayarı almamaya karar verdim. Evden getirdiğim emektar laptop’ım ise saçma bir driver yüklemesi sonucu açılmamaya baladı. (sabah saat 9 da bilgisayarsız kaldım yani) Açılmamakla kalsa iyi power düğmesine basar basmaz tiz bir siren sesi eşliğinde ortalığı velveleye veriyor. Odadaki diğer insanları rahatsız etmemek için neden bozulduğunu anlamaya çalışmak için denemelerde bile bulunamıyorum. Dönelim başa, çalışma koşullarım diyordum. Hacettepe’den sonra “Aydın” üniversitesine geçmek attan inip eşşeğe binmekten kötü olacaktı, biliyordum ve bekliyordum bunu ama daha ayrıntılı olsun diye maddeliyorum.
a) odada ısıtıcı türü alet kullanmak yasak (ketıl, elek. soba vs.)
b) oda soğuk, üşüyorum.
c) 7:45- 17:30 mesai
d) Kart basılıp giriliyor ve geç geldiğin her dakika ay sonu toplanıp maaşından kesiliyor.
e) 2. öğretim derslerine girdiğinde mesai alamayacaksın ama o kadar saat gündüz gelmeme hakkın olacak diye konuşup anlaşmıştık. Öğrendim ki öyle veya böyle gündüz gelmezsen maaşından kesiliyormuş. Bir çeşit kandırmaca yani.
f) Büyük de olsa 4 kişilik odaya 5. oldum.
g) İşten-eve, evde-işe minimum 1 saatte gidebiliyorum ve her iki tarafta da park yeri bulmak imkansıza yakın derecede zor.
h) Burada kendine zaman ayırıp akademik çalışma yapmanın zorluğundan bahsediyor herkes.
i) Msn, facebook, gmail, hotmail, yahoo yasak. Bu aynı zamanda blogumu bile evde yazabileceğim anlamına geliyor.
Tüm bunlara rağmen bazı iyi haberler de yok değil. Dekan bana bi güzellik yapıp gece dersi koydurmamış ve ders saatimi 24’ten 20’ye indirmiş. Tek çeşit bilgisayar dersi verdirerek de içerik hazırlama yükümü hafifletmiş. Böylelikle daha çabuk adapte olursun dedi. Bana karşı son derece kibar.
İlk gün ard arda bu şokları yaşarken hep dedim ki pozitif ol, önemli değil, elbetteki farjlı bir yer burası. Hatta dekan (kendisi kimya profesörü olur); insan +n derece de de ¬–n derecede de yaşayabilir, alışacaksın, alışır insanoğlu diye motivasyon desteği verdi. En son dün akşam eve döndüğümde öyle veya böyle İstanbul’a gelir gelmez fena da olmayan bir maaşla işe hemen girdiğine sevinebilirsin örneğin dedim kendime. Diğer alternatifleri değerlendirmek için bir basamak olarak kullanabilirsin burayı dedim. Ya da belki de buradaki şartlarını gelecek yıl düzeltme girişiminde bulunabilirsin vs.
Ankara’ya ait herşeyi çok özlüyorum. Arçeliği aradım ocağı taksınlar diye, sistemlerinde ballıbaba sok. Ankara adresi kayıtlıymış, yemek yemek için KFC’yi aradım, orada da aynı adres kayıtllıymış. Bir dizi adres güncellemesi yaptım. İçim buruldu ansızın. Ama en çok da okuldaki Türk kahvesi zamanlarımızı (Vildan-Selay-Turgay ile birlikte), beytepenin baharını, dışarda oturmalarımızı özleyeceğim. Hiçbirinin tekrarı olmayacak. Diyelim bir gün ziyarete gittim ve birlikte kahve içtik. Yine de ne ben o Gonca ne onlar aynı insanlar olacaklar. Kimbilir ben İstanbul mikrobunu kapmış ve biraz daha yaşlanmış ve farklılaşmış olacağım, kimbilir onların hayatına giren çıkan yeni insanlar, geride bırakmışlıklar olacak. Bunların hepsinden daha da acısı bu senaryoyu hayat hep tekrar edecek, hep farklılaşacak hep başkalaşacağız. Malesef ve yeniden toprağa dönüşene dek.