Düşünüyordum da....
Hani biz daha yumurta ve sperm olarak iki farklı parça halindeydik ya. Hani anacığımızın içinde bütün bir insan olma gayretimiz vardı. İşte tam o sırada bu büyük, mucizevi, olağanüstü işi gerçekleştire dururken, elbetteki bu olayın büyüklüğünden, daha ilk andan itibaren irili ufaklı birsürü rahatsızlık veriyorduk ya annemize. Kısaca kadıncağız seni içinde oldura dururken (aman allahım nasıl birşey bu!) hiçbişeysiz ve karşılıksız, o canının içinden can katarak, biz canının içinden can alarak varolmaya çalışıyorduk. Sonrasını hiç söylemiyorum.
Bunu nerden mi getiriyordum aklıma? Nasıl olmuşsa olmuş olan bencil ve konforlu yaşamımızda ufacık bir acının, sözgelimi parmağınızın kapıya sıkışması, yarattığı sinirli ruh haline karşılık sırf sen olasın diye çektiği sıkıntıdan şikayet etmişmidir acaba annem? Dedim ya sonrasını hiç söylemiyorum bile...koca 33 yıl yarattığım işkenceyi yani.
doğum günüm yaklaştı da.
10 Aralık 2010 Cuma

Doldurdum, içiyorum. Sıradaki şarkı çabuk geçen yıllara gelsin diyorum. "Hep mi geçmişe özlem diyeceksin gonca" diyeniniz olabilir, e artık kafamızı s.ktin diyeniniz de. Yok bu sefer geçmişe özlem mözlem yok. Önümde kalan hayatın neresinden başlasam diyorum bu kez. Geri kalan kısmının neresinden tutulur onu bilemiyorum ya işte, ona içiyorum acıcık. Bir doğan canku şarkısına hazırlıksız yakalanmış gibi aceleyle içiyorum üstelik.
1 Aralık 2010 Çarşamba
Geçmiş sıkıntılar ne kadar saçma, basit, küçük, değersiz ve çözülmüş görünüyorsa gözüme gelecek sıkıntılar o kadar anlamlı, karmaşık, büyük, değerli ve çözümsüz görünüyor. Ve bu süreç binlerce kere aynı biçiminde yaşanmaya devam ederken neden ilk kez karşılaşıyormuşum havasındayım. Neden hala bir süre sonra anlamını belkide yitirecek problemleri algımdaki "yeni" etkisinden kurtaramıyorum. Cevap: iflah olmaz bir kötümserim. Duygusal çalkantılarım da olmasa blog sayfamı açacak bile değilim. Bakıyorum da kasım ayında tek bir yazı yazmamışım. Hoş, yazmaya mecbur hiç değilim. Bu iniş çıkışlar kendimi hatırladığım yaşamım boyunca böyle devam ederken inişler sırasında yaptığım ve hiç vazgeçmediğim "kılıç kuşanma" etkinliğini yineliyorum bugün. Kuşandığım kılıçla kime mi saldırıyorum. Tüm hırsımla kendime yine elbette. Her parçamı kesip kesip doğruyorum itina ile. Elime aldığım her parçaya da ne kadar da değersiz ve işe yaramaz diye tükürmeden edemiyorum.
Mevsim geçişi, hava kapalı, kışa giriş psikolojisi, yeni evli, henüz hoca, hala çocuksuz vs. gibi nedenler zinciri yapayım desem bile işe yaramaz. Bunların hiçbiri çünkü. Bugüne özel, 1 Aralığa özel bir neden söyleyeyim o zaman. Mesleğime ve verdiğim yıllarıma olan inancımı yitirdim çünkü. Neden mi? İlk başta hiç inanmamışım da ondan olabilir mi? Yine sorulara dönelim o zaman? Ben akademisyenim ya, diyelim ki akademisyenlikten vazgeçtim, ne olurum ben? adım ne olur. Hani mühendislik fakültesindeki akademisyenler üniversite dışında da hoca değil mühendis falan ya, onun gibi işte adım ne olur? Diyeceksiniz ki eğitim fakültesi olduğuna göre öğretmen olursun. Ne öğretmeni olurum? Bilgisayar. Harika. Çünü ülkemizde bilgisayarın öğretilecek bir alan olarak görülmediğini hepimiz biliyoruz. E bilgisayarcı diyelim ozaman. Ulan bu kadar sığ bilgisayar bilgisiyle nereye bilgisayarcı oluyorsun demezler mi? Ben ne mi olurum, hiç bi bok olamam.
Mevsim geçişi, hava kapalı, kışa giriş psikolojisi, yeni evli, henüz hoca, hala çocuksuz vs. gibi nedenler zinciri yapayım desem bile işe yaramaz. Bunların hiçbiri çünkü. Bugüne özel, 1 Aralığa özel bir neden söyleyeyim o zaman. Mesleğime ve verdiğim yıllarıma olan inancımı yitirdim çünkü. Neden mi? İlk başta hiç inanmamışım da ondan olabilir mi? Yine sorulara dönelim o zaman? Ben akademisyenim ya, diyelim ki akademisyenlikten vazgeçtim, ne olurum ben? adım ne olur. Hani mühendislik fakültesindeki akademisyenler üniversite dışında da hoca değil mühendis falan ya, onun gibi işte adım ne olur? Diyeceksiniz ki eğitim fakültesi olduğuna göre öğretmen olursun. Ne öğretmeni olurum? Bilgisayar. Harika. Çünü ülkemizde bilgisayarın öğretilecek bir alan olarak görülmediğini hepimiz biliyoruz. E bilgisayarcı diyelim ozaman. Ulan bu kadar sığ bilgisayar bilgisiyle nereye bilgisayarcı oluyorsun demezler mi? Ben ne mi olurum, hiç bi bok olamam.
25 Ekim 2010 Pazartesi
Yazmak giderek daha da zor bir hal alıyor. Sürekli olarak öğrencilerin sorunlarıyla ilgileniyorum. Keşke sadece sorunlarıyla ilgilenmekle bitse, sorunlarının duygusal kısımlarını birebir yaşıyorum. Özellikle vakıf üniversitesinden olmak her iki aşırı ucu birlikte yaşamayı gerektiriyor. Bu gerçekten pek de sağlam olmayan sinirlerimi yıpratmaya başladı. Hergün birsürü olay yaşıyorum. Geçen hafta bir kızcağın kan davası problemlerini dinledim yaklaşık 1 saat. 1 haftadır etkisi üzerimde zaten, hep filmlerde olur zannettiğimiz şeyleri gerçek olarak birinin ağzından duymak, gerçek bir hayat hikayesi, canlı canlı yaşanan bir olay olarak dinlemek.Tuhaf ve ürkütücü, insanoğlunun kendi yarattığı kurallara bu kadar bağlı kalması ürkütücü, arkadan gelenlerin de bunu kaderi sayması tuhaf. Neyse esas yaşanan iki aşırı uç örneği bugün gerçekleşti: Bir öğrenci 2 aydır içinde bulunduğu korkunç durumu paylaşmak için benden izin istedi, odamda oturmuş dinliyorum. bölüm 1.si tam burslu bir oğlan. Ev arkadaşları bir nedenden başka yere taşınmışlar ve bu da sahibinden.com dan bir ev arkadaşı bulmuş kendine. Derken evi polisler basmaya başlamış, doğal olarak korkmuş. emekli bir polis çocuğu aynı zamanda. Babasıyla paylaşamamış korkudan. Gitmiş karakola durumu öğrenmeye. Ev arkadaşının dosyası oldukça kabarık, fuhuş, adam yaralama, daha neler. Çocuk başka bir yere de gidemiyor, ev kirası çok düşük, başka ev arkadaşı yok, yurtlar pahalı okulda vs vs. KArşımda yaşlı gözlerini sürekli kaçırarak bunları anlatıyor, çaresizim diyor. Düşünüyorum kredi yurtların başvuru zamanı geçti, arasam bölüm başkanı olarak etkisi olur diye düşünüyorum. çocuk bir yandan eve gidemiyorum diyor korkudan, kalacak yeri yok, maddi durumunu söylemeye gerek bile yok. aklımda binlerce fikir dönüp duruyor aynı anda. Neyse tam o sırada koridordan bir ses yükseliyor, bir öğrenci sekretere küstahça 20 bin dolar verdim bu okula bir fotokopi çekemiyecek miyim diye kendince ağzının payını veriyor fakültenin fotokopi makinasını kullanmayı talep ederken bir yandan. Odamdaki gözü yaşlı öğrenciyle göz göze geliyoruz. şeytan diyor çık ofisinden ağzının ortasına patlat, dişlerini dök, odadaki öğrencinin de yardımıyla iyice benzet hiçbirşeye benzemeyen suratını. Tam türk filmi, geçen hafta kan davası bu hafta bu. Yok ben gerçekten daha iyi anlıyorum türk fimi senaryolarını. Biz sürreal sanırken hayatın tam da gerçekleriymiş. Çareler peşindeyim şimdi, yarın mütevelli heyetten randevu aldım bu öğrenciye acil barınma bursu verilsin diye. Dur bakalım inşallah. E gel de yaşa bunca adaletsizlik içinde. gel de yaşa bu kadar geniş bir ranja gözlerinle şahit olurken.
17 Ekim 2010 Pazar

Çok yorgunum. Hiçbirşey yapmamaktan çok yorgunum. Boşluğun yükü omuzlarımda. Bomboş geçiriyorum günlerimi. Kendim için hiçbirşey yapmadan. Okul dışındaki bütün zamanımı tv izleyerek geçiriyorum. Cuma-cumartesi-pazar sadece bir adet ekranın karşısında saatlerce oturdum. Elebetteki nedeni var. Tamamen soyutlanmak arzusu. Zihnimin hiçbirşey düşünmesine izin vermemek. Bir tür kaçış. Ama kaçarak daha kötü hissediyor, vicdanımın ağırlığını daha yoğun yaşamak zorunda kalıyorum. Şuraya 2 satır yazmak bile ağır geliyor. Sabahları üstümü giyinmek bile. Okula gidip maskeli maskeli geziyorum. Eve gelip mümkün olan en kısa sürede üstümü değişip tv karşısına geçiyorum. Biraz daha dibe batmak istiyorum. İnsanın yok olma ihtiyacı var mı acaba. Fiziksel ihityaçlar ait olma ihtiyacı vs. gibi ihtiyaçların yanında yok olma ihtiyacı da var mı? Ben hissediyorum. Yok olmak istiyorum. Orada biryerlerde hiçlikte yaşamak istiyorum.
11 Ekim 2010 Pazartesi
İnsanlarla yüzgöz olacağım ortamlardan inatla kaçışımı anlamaya çalışıyorum. Diyelimki bir toplantı var, ben hemen programıma bakıyorum dersim olsada kaçsam diye. Hatta çoğu zaman selam vermemek için kimseye yolumu değiştiriyorum. Neden böyle olduğumu bilmiyorum ama kendi kabuğumda yaşamak istiyorum, mümkün olsa da kimseyle konuşmaya ihtiyaç duymadan geçip gitsin haftalar istiyorum. Neden? Aslında seviyorum konuşmayı, paylaşmayı, aynı hisleri duyuyor muyuz diye gözlerinin çekirdeklerine bakmayı. Seviyorum birlikte gülmeyi, kendimi anlatmayı, başkasını bilmeyi. Peki neden?
7 Ekim 2010 Perşembe
29 Eylül 2010 Çarşamba
burun kanaması
Geçen sabah evde yalnız uyandım. Onur şehir dışındaydı. Uyanır uyanmaz burnum kanamaya başladı. Beni zaten kan tutar. Panikten banyoya koştum, aynada kendimi görünce daha da telaşlandığım için çabucak geri çıktım, sağa sola koştum, peçete bulup durdurmaya çalıştım. Toplam 1 dakikayı geçmemiştir. Ama verdiğim ilk tepki ağlamak oldu. Artık bunu adı sulugözlülükten çıktı. Başka bir tanımlamaya ihtiyacım var. Düşündüm sonra dur bi neden ağlıyorsun diye. Herkes ölmekten korkar, ben de korkuyordum ama ağlamamın nedeni bu değildi. Anladım ki vedalaşamadan ayrılmaktan korkuyorum. Aklıma ilk Onur geldi. Ne anne ne baba. Onlara karşı sonsuz bir sevgim var ama Onur'la vedalaşmadan, hoşçakal demeden gitmek istemedim. Üstelik giderken ben, elimi o tutsun istedim.
15 Eylül 2010 Çarşamba
14 Eylül 2010 Salı
Taşındık
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Sene olmuş 2026. Ne fırtınalarda yüzdürdüm ben gemilerimi. Güvenli limanlara da çıkmış değilim ha. Mottomuz "seyir güzel" oldu, b...
-
Görüntüye aldanmamak lazım pic.twitter.com/AsaFlnmjFa — Tarihi Fotoğraflar (@fototarihi) January 9, 2016
-
Sözlüğe devam. google'ın b.kunu çıkarmak: "bugün ne pişirsem" yazarak anahtar kelime tarihine altın harflerle yazılmak. (sonuç...


