18 Nisan 2012 Çarşamba

Bu hamilelikten ötürü internet araştırmaları tavan yaptı son 5-6 aydır. Forumuydu, anne siteleriydi, alışverişti bilmemne. sosyal ortamlara da girer oldum tabi. Bu sosyallik beni öldürecek vicdan azabından. İnsanlar mı abartıyor ben mi öküzün tekiyim bilmem. Forumlarda sürekli bebekler şöyle tatlı böyle bilmemne, fotograflar paylaşılıyor, önceki bebeklerinin resimlerini gösteriyorlar vb. Üstüne bir de oram çatladı buram şişti ama hiiiiç önemli değil isterse heryerim paramparça olsun yeterki kuzum iyi olsun gibi temenniler.
Bir de dönüp kendime bakıyorum, sabah giyinirken karnımda çatlak sandığım bişeye rastlayınca hüngür şakır ağladım, ne bebek geldi aklıma ne bişey. Ay bana nooldu, vah benim halime diye(neyseki yanlış görmüşüm) Bebek düşüncesi bile elbette çok güzel ma ainsan kendinden bu kadar kolay vazgeçebiliyor mu yoksa ben henüz doğurmadığım için mi bencilce düşünüyorum. itiraf edeyim vicdan yapıyorum...

23 Mart 2012 Cuma


Bana bile fazla gelmeye başladın. Şu mendebur yüzün gülsün artık.

20 Mart 2012 Salı

Acıya alışıyor insan

Başlığa bakıp ta dertleneceğimi falan sanmayın.Kaderimi falan da sorgulamayacağım. Zira belki de ilk ve son kez yaşayacağım bir tecrübeyle anneliğe hazırlanıyorum. Nasıl zor günler geçirdiğimi (fiziksel sıkıntıları tahminimden çokmuş, üstüne bir de duygusal dalgalanıp durulmalar) anlatamam. Ama tadı leziz bir duygu.
Gebelik'te sık rastlanan diş eti hassasiyeti ve kanamaları için Diş hekimim bir diş macunu önermişti. Üstüne de bir uyarı yapmıştı: tadı acıdır idare et diye. İlk kullanırken rahatsız olmuştum ama şifa niyetine devam ettim, iyi de geldi doğrusu. Bu macun bittiğinde evde varolan klasik macunla fırçaladım, tadı o kadar tatlı geldi ki macunun bozulduğunu sandım, tekrar fırçaladım bir yanlışlık mı oldu diye. Yoo hayır oldukça şekerli macunlarımız varmış da haberimiz yokmuş. Demek ki neymiş, acıya alışıyormuş insan. Eskiyi unutuyormuş insan...

11 Şubat 2012 Cumartesi

Sihirbaz mıyım canım ben, şapkadan tavşan çıkarır gibi dötümden bebek çıkarayım. Olurum sezeryanımı geçerim köşeme, hiiiç kimse kusura bakmasın.

5 Şubat 2012 Pazar

Çooook uzun bir aradan sonra tekrar yazmak istediğimde şimdiki iğrenç düşüncelerimin içinde sıkışmış olmamayı dilerdim, ama maalesef...
Hatta hep bebek beklemekle ilgili bir kaç duygu paylaşımı ile başlamayı düşünmüştüm. Kiminde doğacak bebeği yeterince sevememe korkusu, kiminde hayatımın sonsuza dek geri dönüşü olmayacak biçimde değişeceği, kiminde ise can içinde can nasıl oluşur gibi hayret içeren yazıları konu yapacaktım. Diyorum ya, ben ancak ve ancak hayat zehir zemberek dilimin ucuna gelince yazabiliyorum. Ne yapayım, sevgiye doymuş bir çocukluk geçirsem de bu sevgi yığını beni iflah etmemiş, selocanın aksine, içimdeki insan sevmeyiş duygusunu uyutamamış. Özel bir durum yok, genel olarak insan sevmiyorum, onlarla birlikte olmak istemiyor dahası yaşamak istemiyorum.
70-80 yıllık bir rutine bağlanmak, bu rutinin içinde sevdiğin şeyleri geri dönmemecesine kaybetmek, her an değişen ama sana hiç değişmemiş gibi görünen hayatına devam etmek...Hepi topu bu işte, yaşam da yaşam. Sarılamıyorum ben bu dünyaya naapalım.
bu duygu durumunun içine girdiğim zamanları çözümleyip, bu etkenleri ortadan kaldırabilsem ne iyi olur. Ben de mutlu değilim böyle hissetmekten. Örneğin beni şu dakika bunları yazmaya iten ne oldu. Hemen analize başlayayım.
1) Onur arkadaşıyla birlite dışarıya gezmeye çıktı.
2) Vakit akşam üstü
3) Hava uzun zamandan sonra bir bahar edasında
4) Kendimce kendimi sorumlu tuttuğum ve yapmayı yüzyıllardır ertelediğim saçma akademik işlerim var.
5) Bu yüzden dışarı çıkmayı reddettim.
6) Bilgisayar başındayım ama mail-facebook-gazete üçgeninden dönüyorum.
7) Facebookta eski gereksiz arkadaşlarımın daha da eski tanıdığım ama arkadaşım olmayan insanların nişan-düğün gibi fotolarına yaptıkları yorumları okuyup ne kadar kıro olduklarını düşünüyorum.
8) Bu yorumların bende uyandırdığı içinde yaşadığım toplumun ne kadar az gelişmiş olduğu duygusunu silemiyorum.
9) Ve ansızın sahip olduğum tüm etiketlerden iğreniyorum. (Türk, müslüman, akademisyen, karı, hamile vb.)
10) Ve herşey mide bulandırıcı biçimde sıradanlaşıyor.
11) Sıradan bir hayatı, belkide milyon yıldır sürdürülegelmiş ve benden farklı birçok kişinin yaşayadurduğu biçimiyle kim tekerrür etmek istesin ki...

9 Ağustos 2011 Salı


İlkokulda daha önce yaptığım ödevlerin başlıklarını değiştirip yeni ödev gibi öğretmenime imzalatırdım. Nitekim, tüm dersleri pekiyi olan çalışkan bir öğrenciden hiçkimse şüphelenmezdi. Pekiiii benden kan testi isteyen doktora 1 yıl önce yaptırdığım testleri yutturmaya çalışmak neyin nesi oluyor. Büyü artık yaa.

12 Temmuz 2011 Salı


Bu gece bitip gün yeniden doğacak mı acaba? Doğuşun da batışında birbirine bu denli benzemesi ne kadar ironik...

10 Temmuz 2011 Pazar

Saçma sapan fikirler

Tatilden döndüm. Güzeldi. Plansız olması da iyiydi. Hesapta yokken Bozcaada, Marmaris, Ölüdeniz, Dalyan, Efes, Meryem Ana. Bi kaç bişey var beni rahatsız eden, sonrasında mutsuz eden. Fazlaca para harcadık. Böyle para harcamak hiç hoşuma gitmiyor. Sürekli olarak aç kalan insanları, yokluk çekenleri, beslenemediği için ölen bebekleri düşünüyorum. Hiçbirşey içime sinmiyor. Sırf bu düşünceler yüzünden tam da keyfini çıkarmadım die üzülmüyorum, keyif çıkarmanın vicdanıma ters olduğunu biliyorum çünkü. E niye böyle yaşıyorum öyleyse. Rahatımdan vazgeçmek zor geliyor çünkü. Daha az harcayarak daha konforsuz yaşamayı göze alamıyorum. Ama mutlu da olamıyorum. Bu konu rölantide kalacağa benzer bir süre daha.
Gelelim ikinci konuya. 1-2 hafta internete falan girmedim. Kısa süre gibi görünse de bilgisayar başına tekrar otururken kendimi ilk günkü gibi acemi hissettim. Facebook, maillerim derken kendimi zamanın gerisine düşmüş hissettim. Her saniye bir başka olayı kaçırıyorsun, ayrı kaldığın her an geriliyosun sanki. Gerçekten de 3. dereceden bir parabol eğrisi gibi yükselen bilgi yığını ve ağ ilişkilerine yetişmek imkansız gibi. Sanırım benim bilişim dünyası ile ilgili stratejilerim bu dünyada varolabilmek için yeterli değil. Belki şöyle söylesem daha doğru: ilk insanın zeka ve altyapısı ile ateşi keşfetmek ne kadar zorsa benim için de bu dünyada etkin ve üretken olmak o kadar zorllayıcı. Üstüne üstlük gelenekçi ve alışkanlıklarına sıkıca bağlı bir karekter sahibiyken hiç şansım yok. Neyse bu konunun da pek ilerleyeceği yok.
Gelelim 3. konuya: Hep bahsettiğim gibi iflaholmaz pesimist duygularım sağlığımın pek de iyiye gitmediğini, hızlı bir yaşlanma sürecine girdiğimi, nasıl ki zeka yaşım fiziksel yaşımdan küçükse, gerçek fiziksel yaşımın nüfus cüzdanı yaşımdan büyük olduğu düşündürüyor. Hal böyleyken sık sık aklıma giren, uzunca bir süre orada kalan, eğrisini büğrüsünü ama bir türlü doğrusunu düşünemeyen, beynimi kemiren bebek sahibi olma durumu için yeni ve orjinal fikirlerle kaderimi zindanlara atmakla meşgulüm. Şimdi bebeğim falan olursa ("bu yaşla başla" kütük 33 derken içim 44 diyor ya) Ççcuğun en çok ihtiyaç duyduğu yaşta hakkın rahmetine kavuşursam onu yapayalnız bırakırsam hem haksızlık etmiş hem de türlü zorluklarla başetmek zorunda bırakmış olmaz mıyım?

11 Haziran 2011 Cumartesi


Hiç istemememe rağmen uzun bir süredir elim yazmaya gitmedi. Oysaki dökecek, deşecek, sevinecek, üzülecek çok şey var hayatımda. Büyük bir eksiklik içindeyim. Yapmak istediğim çok şey var, yapmak için yeterli enerjim yok. Şimdiye kadar yaşadığım hayata sırt çevirmek istiyorum ama yolu çoktan yarılayıp diğer tarafa geçtiğimden başlayacak cesaretim yok. Yeni birşey girsin hayatıma istiyorum. Farklılıklar yaratmak için oturup beklemek anlamsız biliyorum. Ama içimden tembellik yapmaktan başka birşey gelmiyorum. hiç bir işe girişemiyorum, giriştiğim işin sonunu getiremiyorum. Hep yaptığım gibi ağır cezada yargılarım kendimi ama bu bile fayda etmiyor artık. İçim söz dinlemiyor. Geçip giden günleri seyrediyorum, çok geç olmasından korkarak durup izliyorum. Ah herşeye yeniden başlama şansım olsaydı diyerek çözümsüzlüğe yol almak istemiyorum.
Tanımlamak gerekirse özne olarak "ben" i. Tembel ve hiçbir işe yaramayan, faydasız kimse diyebilirim. en fazla bunu diyebilirim, üzülerek ama gerçekleri bilerek elbet. Hani olmasam da olurdu.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Kısa Kısa



Diet sanrıları 1: Koşu bandının üstündeyken pencerenin önünden geçmekte olan kamyonun üzerindeki "Makina Kimya" yazısını "Makarna Kimyon" olarak okumak.
İnternet bağlı bilgisayarda akademik çalışma çabası: son tarihi yarın olan çalışmayı gece 2 civarı bitirmeye çalışırken kendini "Antakya'da kültürel ve demografk boyutuyla ölüm" başlıklı Yüksek lisans tezini derinlemesine okurken bulmak. Daha sonra tez içinde geçen "ortodoks müslüman" kavramını araştırarak uykusu gelip yatmak (Günlük araştırma ve çalışma limitinin doldurulduğu düşüncesiyle tabii, limitin ne yaparak doldurulduğu önem arzetmiyor).

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Yazamıyorum, tıkandım. Önce bloggerı engelleyen yasalara kızdım, yasayı yapanlara kızdım, sonra kızmaların sonu olmadığını anladım. Ama bu sefer de yazasım kaçtı.
Çok şey gelip geçti yazmayalı. Yazmadıkça yaşanmadı değil elbet yaşadıklarım, artığı kaldı zihnimde.
Ne mi oldu yazmayalı, biraz daha yaşlandım. Hepsi bu.

 Sene olmuş 2026. Ne fırtınalarda yüzdürdüm ben gemilerimi. Güvenli limanlara da çıkmış değilim ha. Mottomuz "seyir güzel" oldu, b...